Garip Filmler Günlüğü: Belladonna of Sadness (1973)

     “Hüzünlü Belladonna” bir Japon animasyonu. Ama eğer herhangi bir ‘anime’ olsaydı, yalnızca sıra dışı ve garip filmleri değerlendirdiğimiz “Garip Filmler Günlüğü” köşemizde yer almazdı. “Hüzünlü Belladonna” (ya da daha doğru bir çeviri ile “Hüznün Belladonna’sı”) orantısız çizimleri ve suluboya renkleriyle Avrupa, ‘saykodelik’ sahneleri ile Amerikan, abartılı seslendirmesi ve karaokeyi andıran müzikleri ile ise Japon yapımlarına yakın duruyor. Bunların ilginç bir karışımı olarak da hepsine uzak aslında. (daha&helliip;)

Share

Hayallerimize Güç Veren Karakter: Frances Ha!

     Noah Baumbach’ın bu etkileyici ve keyifli filmini, kış günlerini değişiklik yapıp siyah-beyaz bir film eşliğinde renklendirmek ve yeni yılda biraz daha hayallerine sarılmak isteyenlere özellikle tavsiye etmekteyim.

     Bir çoğumuzun gerçekleşmeyen hayaller ve hayatın acımasızlıkları dolayısıyla “tutunamadığını” hissettiği anlar vardır, daha doğrusu herkesin hayatında bir “Frances” dönemi vardır diyebiliriz. İzlediğimiz çoğu filmdeki gibi parlak ve düşlediğimiz gibi olmayan dünyayı, gerçek hayatın kimi zaman nefes kesen acılarını olduğu gibi günlük hayatın içinde bize sunuyor yönetmen Noah Baumbach da. Hayalini kurduğu hayatı bir türlü yaşayamayan çocuk ruhlu karakterimizin yetişkin haline geldiği süreci izlerken kırgınlıklarını paylaşıyoruz bu filmde. (daha&helliip;)

Share

Short Term 12 (2013)

     Biz “yaşamak” isterken, buralarda “hayatta kalmaya” çalışan insanlar var, kimi zaman hayatta kalmak dahi istemeyen insanlar. Kafasının içinde paylaşamadığı, paylaşmaya korktuğu onca düşünce içinde boğulurken, gerçekler ona nefes aldırmayacak kadar acı verirken “onu yaşamaya devam etmeye zorlayan nedir?” diye düşündürüyor ‘Short Term 12’. Eğer onun yerinde ben olsam katlanamazdım derken görüyoruz ki hepimizi hayatta tutan veya yaşatan şey özünde aynı. Hepimizin tüm çirkinlikler içinde hayattan, diğer insanlardan beklediği tek şey sevgi… (daha&helliip;)

Share

Soğuk Kış Günlerinde İçinizi Isıtacak Bir Film: Me and Earl and the Dying Girl

     Etkileyici bulduğumuz ve kaçırılmaması gerektiğini düşündüğümüz filmler aslında çok kaliteli veya sağlam yapımlar değil bana sorarsanız. İçinde kendimizden ufak parçalar bulmamız sonucu kalbimize dokunan bir film “izlenmesi tavsiye edilenler” listemize ekleniverir, hatta favori filmlerimiz arasında iddialı bir yer alabilir. “Me and Earl and Dying Girl” benim için böyle bir film; sağlam bir senaryosu, karakterlerin derinliği ve harika görselliği olduğunu söyleyemeyeceğim ama kendi içinde yakaladığı uyum ile sizi tahmin etmediğiniz kadar derinden etkileyebilecek, seyri fazlasıyla keyifli bir film.  (daha&helliip;)

Share

Her (2013)

     Başkarakterimiz Theodore yakın gelecekte Los Angeles’ta yaşayan bir yazardır. Sevdiği insana duygularını anlatabilmekten aciz binlerce insanın siparişi üzerine, onların sevdiklerine mektup yazan bir şirkette çalışan Theodore uzun bir ilişkiden yeni çıkmıştır. Karısının yerine birini koymaya hazır olmamasının yanı sıra duygusal olarak birinin sorumluluğunu almaktan da kaçmaktadır. Giderek yalnızlaşan Theodore, bedeni olduğunu bildiği bir kadınla telefonda seks yapmaya çalışırken hayal kırıklığına uğrar, yine bedeniyle yıllarca birlikte yaşadığı eski karısıyla hiçbir şeyi çözemez, dünyalar güzeli bir kızla güzel bir gece geçirse de ona bir şans verecek kadar cesur olamaz, komşusuyla aralarında dile getirilmemiş bir bağ olmasına rağmen bunu yaşamaktan da kaçar. Ve yalnızlığını azaltmak için en basit yolu bulur: bir işletim sistemi satın alır! Theodore’un en yakın arkadaşı bu işletim sistemi olmaya başladığında, hatta ona aşık olmaya başladığında ve aşkla sevişebildiğinde (sanal seks de olsa) biz de kendimize sorular sormaya başlarız. Gerçekten bizi bekleyen gelecek bu mu? Çok uzak görünmesine rağmen günümüz insanına en yakın; çok korkutucu olmasına rağmen insan  ilişkilerinin varacağı en ideal nokta bu. (daha&helliip;)

Share

Film Vitamin!

Hayallerin Ötesinde (Imagine)

MV5BMTgzMjMyMDkwMV5BMl5BanBnXkFtZTcwMDM0NjAyOQ@@._V1_SY317_CR12,0,214,317_

Yönetmen: Andrzej Jakimowski,

IMDB Notu: 7,3

105 dk

Andrzej Jakimovski’nin körlüğü dolayısıyla da görememeyi (başka bir açıdan da görebilmeyi) konu aldığı filmi Hayallerin Ötesinde (Imagine), 2013 İstanbul Film Festivali’nde seyirciyle buluştu. 2012 yılında Varşova-En İyi Yönetmen, İzleyici Ödülü alan film, yönetmenin gösterimden sonra paylaştığı önemli bir ayrıntıya sahip. Filmde sıradışı ders yöntemlerine sahip; bu yüzden görebilenler tarafından çok da sevilmeyen öğretmen Ian’ı ve diğer tüm öğrenciler gibi ondan etkilenmekten kendini alamayan, içine kapanık Eva’yı canlandıran oyuncular (Edward Hogg, Alexandra Maria Lara) hariç tüm karakterleri gerçekten de görme engelli oyuncular oynuyor. Filmdeki gerçeklik olgusu bununla da bitmiyor üstelik. Jakimovski filmi körlük üzerine yaptığı uzun araştırmalar sonunda çektiğini ve filmde önemli yere sahip pek çok bilginin kurgu olmadığını belirtti. Filmdeki bu olağanüstü gerçeklikle, yönetmenin yarattığı kurgu birbirini tamamlıyor ve bizlerin sadece başrol oyuncularına değil aynı zamanda filmde yer alan her karaktere yakınlaşmamıza olanak sağlıyor.

Hikayesi Lizbon’un güneşli sokakları, kafeleri ve özel bir görme engelli tesisinde geçen Hayallerin Ötesinde sanılanın aksine görememeyi değil, gözlerine rağmen “görebilen” bir adamın bunu başkalarına da öğretme çabasını anlatıyor.

 

Japon

Japón_(film)

IMDB Notu: 6,7

Yönetmen: Carlos Reygadas

130 dk

Hayatını daha fazla sürdürmek istemediğini düşünen bir adam ne yapar? Ya intihar eder ya da onu kimsenin tanımadığı uzak bir yere gider. 2002 tarihli, Carlos Reygadas’ın filmi Japon’un baş karakteri bu iki seçeneği birden göze alıyor; belki de birinden birinin yolculuğun sonunda galip geleceğini umarak. Film bu yıl İstanbul Film Festivali’nde gösterildi. Daha önce sayısız festivalde ödül almış olan Japon, 2002 yılında da Cannes’den Golden Camera- Special Mention ödülüyle döndü.

Reygadas’ın hikayesine gelirsek, Japon hayatla pek bir alışverişi kalmamış bir adamın kendini öldürmek amacıyla uzak bir yerdeki bir kanyona gidişiyle başlıyor. Daha gideceği yere varmadan, ana karakterin dünyaya; etrafında olup bitenlere, insanlara karşı ne kadar duyarsız olduğunu izliyoruz. Ama, bu sadece onun duyarsızlığı değil. Çevresi de öyle. Yolda karşılaştığı insanlar onu istediği yere kadar götüren, daha sonrasını ise umursamayan insanlar. Vardığı kasabada ise, belki farkında olmasa da bu dünyada aradığını buluyor karakter; umursayan birini. Her ne kadar bu kişi derme çatma bir evde oturan ve ona birkaç gün kalması için ahırını sunan yaşlı bir kadın olsa da. Japon, geneli itibariyle bu iki karakter arasında gelişen, az diyaloglu bir film. Daha çok görüntüleriyle izleyiciyi etkiliyor. Hayattan vazgeçen bir adamla, çok şey yaşamış; görmüş ve hala umursamayı başaran yaşlı bir kadının bu hikayesinde kendinizden bir şeyler bulmanız mümkün.

İpek Aşçı

Share