Naked City – Bonehead & Hellraiser (Funny Games)

     “Funny Games”i (1997) Haneke’nin en oyuncu filmi kabul edebiliriz. Film boyunca dördüncü duvarı yıkma, şiddet yüklü filmleri tiye alma ve geleneksel hikaye öğeleriyle oynama gibi durumlarla sık sık karşılaşırız. Paul’un kameraya bakıp konuştuğu sahneler, filmin ortasında Paul ve Peter’in evden çıkıp uzun bir süre sonra geri dönmeleri, filmin sonlarına doğru kurgu ve gerçeklik üzerine olan tartışma ve tabii ki, ünlü kumanda sahnesi… Filmde dolusuyla oyun bulmak mümkün (hikayenin bir parçası olan sadistik oyunları saymıyoruz bile).

     Haneke’nin seyirciye oynadığı en erken oyun ise filmin açılış jeneriklerinde kendini gösterir. İdeal evli çiftimiz Georg ve Anna birbirlerine kalsik müzik parçaları açıp hangi parça olduğunu tahmin etmeye çalıştıkları bir (evet, yine) oyun oynamaktadır. Anna ve Georg oyunlarına devam ederken film, açılış jenerikleri ile birlikte, bir anda seyircinin duyabileceği belki de en dehşet yüklü ve gürültülü müziklerden birini son ses çalmaya başlar. Çalan şarkı (ya da ses, gürültü, her ne ise…), aynı filmin kendisi gibi, dinleyicisini rahatsız etme amacı taşıdığı besbelli olan bir parçadır. Çalan şey o kadar direkttir ki, seyirci bunun kendisine yönelik bir saldırı olduğunu kavrar; hatta kavrayamadan bile önce, bunu iliklerine kadar hisseder. Her şeyin kurgu olduğunu bilmemize rağmen hissettiğimiz bu rahatsızlık, Haneke’nin de tam vermek istediği şeydir aslında.

(daha&helliip;)

Share

La Pianiste (2001) – Alacakaranlık Üzerine Bir Film

“-Adorno’nun ne yazdığını okudunuz mu?
Schumann’ın Do majör fantezisi üzerine.
-Hayır.
-Alacakaranlığından bahsediyor. Mantığını kaybetmiş Schumann’dan değil tam öncesinden.
Aklını kaybetmek üzere olduğunu biliyor, acısını derinlerde hissediyor ama son bir kez tutunuyor.
Bu tamamen yitip gitmeden kendini kaybetmenin ne olduğunun hala bilindiği bir an.”


     Bir Michael Haneke filmi olan 2001 yapımı “La Pianiste”, Avusturyalı Nobel ödüllü kadın yazar Elfriede Jelinek’in 1983’te yayımlanmış “Die Klavierspielerin” romanından uyarlamadır. Seyircisini tüm soğukkanlılığı ile rahatsız etmeyi amaçlayan Haneke’nin bu filmi, Viyana Konservatuvar’ında piyano profesörü olan orta yaşlı Erika Kohut’un yalnızlığını ve genç öğrencisi Walter’la tanıştıktan sonra bastırdığı cinsel arzuların mazoşist eğilimlerle  ortaya çıkmasını konu alıyor. Oyuncuları Isabelle Huppert (Erika Kohut) ve Benoit Magimel (Walter Klemmer)’e Altın Palmiye kazandıran film aynı zamanda Michael Haneke’ye Jüri Büyük Ödülü kazandırmıştır.

     Ödüllerin filmin oyuncularına gitmesine şaşırmamak gerek. Isabelle Huppert, çarpıcılığıyla neredeyse filmi izlemeyi imkansız hale getiren, doğal ve güçlü bir performans sergiliyor. Benoit Magimel’in canlandırdığı Walter karakteri ise aşırı özgüveni ile seyirciyi huzursuz ediyor; tam da Haneke’nin isteyeceği gibi. Oyuncularla ilgili bir diğer ayrıntı ise Erika’nın annesini canlandıran Annie Girardot’nun, André Cayette yapımı “Mourir d’aimer” (1971) filminde tıpkı Isabelle Huppert gibi öğrencisiyle ilişki yaşayan öğretmen rolünde olması.

(daha&helliip;)

Share

Mustang (2015)

     Ankara doğumlu yönetmenimiz Deniz Gamze Ergüven’in, kendisi gibi Fémis mezunu Fransız yönetmen Alice Winocour’la senaryosunu kaleme aldığı ”Mustang” geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde ‘Yönetmenlerin On Beş Günü’ bölümünde gösterildi ve gösteriminden sonra on dakika boyunca ayakta alkışlandı. Ayrıca Saraybosna’da ‘En İyi Film’ ödülünü kazanan ve Fransa’yı Oscar yarışında temsil edecek olan Mustang, aynı esinlendiği vahşi atlar gibi, uzun saçları ve özgür bedenleriyle kadın olma yolunda ilerleyen beş kız kardeşin öyküsünü anlatıyor. (daha&helliip;)

Share

Her (2013)

     Başkarakterimiz Theodore yakın gelecekte Los Angeles’ta yaşayan bir yazardır. Sevdiği insana duygularını anlatabilmekten aciz binlerce insanın siparişi üzerine, onların sevdiklerine mektup yazan bir şirkette çalışan Theodore uzun bir ilişkiden yeni çıkmıştır. Karısının yerine birini koymaya hazır olmamasının yanı sıra duygusal olarak birinin sorumluluğunu almaktan da kaçmaktadır. Giderek yalnızlaşan Theodore, bedeni olduğunu bildiği bir kadınla telefonda seks yapmaya çalışırken hayal kırıklığına uğrar, yine bedeniyle yıllarca birlikte yaşadığı eski karısıyla hiçbir şeyi çözemez, dünyalar güzeli bir kızla güzel bir gece geçirse de ona bir şans verecek kadar cesur olamaz, komşusuyla aralarında dile getirilmemiş bir bağ olmasına rağmen bunu yaşamaktan da kaçar. Ve yalnızlığını azaltmak için en basit yolu bulur: bir işletim sistemi satın alır! Theodore’un en yakın arkadaşı bu işletim sistemi olmaya başladığında, hatta ona aşık olmaya başladığında ve aşkla sevişebildiğinde (sanal seks de olsa) biz de kendimize sorular sormaya başlarız. Gerçekten bizi bekleyen gelecek bu mu? Çok uzak görünmesine rağmen günümüz insanına en yakın; çok korkutucu olmasına rağmen insan  ilişkilerinin varacağı en ideal nokta bu. (daha&helliip;)

Share