Marslı (2015) ve Popüler Bilimin Limitleri

     Marslı, 2015’in Eylül ayında gösterime gireli üzerinden epey zaman geçti. En son Altın Küre Ödülleri’nde “en iyi komedi/müzikal filmi” ödülünü alması ve Oscar ödüllerinde “en iyi film” adaylarından biri olmasıyla tekrar gündeme gelmiş olsa da, herhangi bir ödülü hedeflemeyip güncel bir ‘best-seller’ın film uyarlaması olarak üzerine yazılabilecek her şey çoktan yazılmış durumda. Zaten bu yazının amacı da sıradan bir ‘Marslı’ eleştirisi yapmak değil, ‘Marslı’ ve benzer bilimkurgu filmleri üzerinden eskiden beri süregelen ya da son zamanlarda ortaya çıkmış birtakım trendleri incelemek ve özellikle bilimkurgu sinemasında “limitler” üzerine fikir yürütmek. Biraz belirsiz mi oldu? O zaman birkaç basit örnek vererek başlayalım.

     Aslında ‘Marslı’yla en başından beri ilgilenmiyordum ve biraz da istemeden sinemada izledim. Ama beni bu yazıyı yazmaya iten şey, bilimkurgu filmlerinde (ve ileride değineceğimiz gibi, sosyal medyada da) sıklıkla rastladığımız bir tür anlatım yönteminin iki defa tekrarlanması oldu. Bu anlatım yönteminde zeki ve bilgili bir karakter kurduğu bir planı bilimsel kavramlar ve teorilerle destekleyerek anlatmaya kalkışır. Grubun diğer üyeleri (ve dolayısıyla seyirciler) bütün bu bilimsellik içinde kaybolmak üzereyken ve neredeyse kendilerini birer aptal gibi hissedecekken, grubun en haşarı/asi/kaslı üyesi bütün bu ‘bilim’e daha fazla dayanamaz ve akıllı elemandan ‘kendi dilinde konuşmasını’ ister. Akıllı eleman bunun üzerine eline gelen ilk nesneyi kapar ve planını/teorisini bunun üzerinden uygulamalı olarak anlatmaya başlar. Sonuç olarak karakter, bir tür benzetme yoluyla teorisini diğer üyelerin (dolayısıyla seyircinin) zeka seviyesine indirerek onların da (tamamen olmasa da tatmin olacakları kadar) anlamalarını sağlar.

the-martian

     ‘Marslı’da bu yöntemle ilk olarak garip dahi Rich Purnell karakterinin Mars’ta mahsur kalan Mark Watney’i kurtarma planını NASA yöneticilerine açıklarken görüyoruz. Plana göre, Mark’ı geride bırakıp Dünya’ya dönmekte olan Ares III uzay gemisi, Dünya’ya iniş yapmak yerine önce Dünya’ya yaklaşıp ona gönderilen ek malzeme sevkiyatını alacak, ardından Dünya’nın yer çekiminden aldığı hızla Mars’a Mark’ı geri almaya gidecektir. Rich, matematiksel formüllere girip seyirciyi sıkmak yerine direkt NASA başkanına “sen Dünya’sın”, başka bir NASA yetkilisine “sen Mars’sın” ve elinde tuttuğu zımbaya da “bu da uzay gemisi” der ve elinde zımbayla adamın etrafında bir U dönüşü yaparak planını canlandırır. Benzer bir durumla bir süre sonra tekrar karşılaşırız. Ares III’deki Hermes tayfasının bilgisayarlardan sorumlu üyesi Johanssen, diğer üyelere planlarını geminin bilgisayarlarına nasıl komutlayacağını anlatırken biraz bilimsel kavramlara girer ve bunun üzerine geminin pilotu Martinez daha anlaşılır konuşmasını ima ederek ona “Peki bunlar İngilizce’de ne demek” diye sorar. Bunun üzerine Johanssen sadece “Yapabilirim” der. Bu sayede mürettebattaki herkes (ve seyirci) bilmesi gereken her şeyi bilmiş olur.

     Bu olay, özellikle gerçekçi bir havaya sahip olmaya çalışan “hardcore” bilimkurgu örneklerinde sıklıkla karşılaşılan bir durum. Başka bir örnek olarak, uzayın yapay bir karadelik veya başka bir yöntem ile bükülmesini sağlayıp birbirine çok uzak iki nokta arasında çok hızlı seyahat etme fikrini ifade eden “solucan deliği” teorisinin anlatımını verebiliriz: Bilgili karakter üzerinde belirli iki nokta olan bir kağıt parçası alır, noktalar üst üste gelecek şekilde ikiye katlar ve bu ikisinin üzerinden geçen bir delik açar. Bu sayede iki nokta arasındaki en kısa seyahat rotasını göstermiş olur. Event Horizon (1997), Dejavu (2006), Interstellar (2014) filmlerinde (ve kim bilir daha hangi bilimkurgularda…) solucan deliği teorisinin tamamen bahsi geçen şekilde antadıldığını görebiliriz.

Wormhole-shutterstock_221751379-WEBONLY

     Bu anlatım yolunun bu kadar sık izlenmesinin geniş bir izleyici kitlesine ulaşma çabasından kaynaklandığı söylenebilir. Anaakım sinemadan bahsediyorsak, stüdyo filmlerinin bir albüm veya kitaptan kat kat daha masraflı olduğu su götürmez bir gerçek. Bu nedenle, bir kitap veya albüm için belirli bir kitleye ulaşmak yeterliyken bir stüdyo filminin mümkün olduğunca büyük bir kitleye ulaşması gerekiyor. Yüksek bütçeli bir film için böylesine geniş ve belirsiz bir kitleye ulaşmak beraberinde pek çok düzenleme getirir. Mesela bu tür durumlarda MPAA tarafından belirlenen yaş sınırı film için hayati önem taşır. Yaş sınırı almamak için küfürler sansürlenir, kan ve vahşet ögeleri azaltılır ya da tamamen ortadan kaldırılır, bunların sonucu olarak izleyicinin dikkatini canlı tutma amacıyla filme mizahi ögeler eklenir… Bu tür kısıtlamalar sinema endüstrisinden çıkan neredeyse bütün filmler için geçerlidir. Artık film yapımcıları ilerleyen teknolojiyi kullanarak akıllarındaki şeyleri çok daha inandırıcı ve etkileyici bir şekilde filme aktarabilmektedir. Ancak artan bütçenin bir sonucu olarak daha geniş bir kitleye ulaşmak ve dolayısıyla filmi başka yönlerden kısıtlamak durumunda kalırlar.

     Son yıllarda çıkan Gravity (2013), Interstellar (2014), Martian (2015) gibi “hardcore”, yani amaçları mümkün olduğunca gerçeğe uymak olan bilimkurgu örneklerinde yukarıda bahsettiğimiz durumlara oldukça rastlar olduk. Özellikle ‘Marslı’da bu dikkat dağıtmama çabaları, aralara yerleştirilmiş eski disko müzikleriyle, istendiği zaman araya girip karakter gelişiminin ve atmosferin bir kenara atılmasına kadar giden yersiz esprilerle, karakterlerin aslında karmaşık bile olmayan planları tuzluklarla zımbalarla anlatma kararlarıyla iyice kendini belli eder halde. Sinemanın doğuştan sahip olduğu zaman limiti,  hardcore bilimkurgu olmanın getirdiği her şeyi gerçeğe uygun tasarlama ve her türlü izleyiciye ulaşma çabaları yüzünden filmdeki karakterlerden, oyunculuklardan, atmosferden ve görüntülerden canlılıkları alınmış ve bütün ögeler hiç risk alınmadan sırf hikayeyi anlatmaya yarayan birer araç haline getirilmiş. Filmin son derece gereksiz bir şekilde 3 boyutlu olarak çekilmiş olmasına değinmiyorum bile. Sonuç olarak, ‘Marslı’ hiçbir şekilde kalıcı iz bırakmayacak bir “uzayda yaşanan ilginç olaylar zinciri”ne indirgenmiş.  Yazıda ‘Marslı’yı merkeze almamın nedeni de tam olarak bu: Bütün bu seyirciyi canlı tutma çabalarının ucuzca ve adeta seyirciyi aptal yerine koyacak derecede sık kullanılmasına rağmen bu konuda beklediğim kadar şikayete rastlamamış olmam ve genel olarak bu etkisiz, önemsiz film hakkında abartılı derecede iyi eleştirilerle karşılaşmış olmam.

10289988_308182772639746_866035994514800102_n

     Belki de filmin karşılaştığı bu iyi tepkileri son zamanlarda özellikle sosyal medyada karşımıza çıkan “popüler ve eğlenceli bilim” trendleri ile paralel olarak değerlendirebiliriz. Özellikle filmin esprilerinden biri olan Mark’ın “I’m gonna have to science the shit out of this” sözünü sosyal medyada büyük ilgi çeken “I Fucking Love Science” (IFLS) paylaşımlarıyla ve milyonlarca kez izlenen bilimsel TED seminerleri ile bağdaştırmak çok da zor değil. Her şeyden önce, amacım sosyal medyadaki bilimsel paylaşımlardan şikayet etmek değil. Hatta internetteki diğer paylaşımları göz önüne alırsak (kedi videoları, yemek fotoğrafları, selfie’ler, vine’lar…) sosyal medyanın en çok ihtiyacı olan şey bu tür paylaşımlar diyebiliriz. Ancak şunu da belirtmek lazım ki, her yerde olduğu gibi sosyal medya platformlarında da kendini değerli ve akıllı hissetme ihtiyacı olan, son derece güvensiz bir sürü insan mevcut. Ve dahası, sosyal medya fırsatçıları için gerçek bilgi peşinde koşan bir avuç ciddi insan değil, aksine aklını zorlamadan sadece kendini tatmin etme ihtiyacıyla dolaşan ve sayıca daha fazla olan bu kitle önemli. Bu kitlenin biletleri, beğenileri ve tıkları bu tür içerikleri öne çıkarıyor ve kârlı hale getiriyor. Diğer yandan, bu kitlenin zaafları, tembellikleri ve zayıflıkları yüzünden içerik sağlayıcıları içeriklerin anlaşılmasını kolaylaştırmak, sürelerini kısaltmak, detaylarını es geçmek ve içerikleri basit olaylara indirgemek zorunda kalıyor. Aynı hardcore bilimkurguları geniş kitlelere pazarlama süreçlerinde olduğu gibi, karmaşık teoriler tuzluklar ve zımbalar kullanılarak anlatılıyor, varlıkları muğlak olan veya kanıtlanmamış olaylar gerçekliğin bir parçası kabul ediliyor, sancılı ve zor süreçlere basitmiş süsü veriliyor, anlaşılması büyük çabalar gerektiren kavramlar eğilip bükülüyor ve tanınmaz hale getiriliyor. Sonuç olarak, bilim diye yola çıkılan içerikler bu kadar yozlaşma sonucu içerik sağlayıcı için paraya, izleyici için ise bir nevi zihinsel mastürbasyona dönüşüyor.

     Bütün bu saçma trendlerin bir ürünü olmasına rağmen ‘Marslı’ filminin sempatik bir yönü de var, o da son sahnesinde kendini gösteriyor. Son sahnede, nihayet Dünya’ya dönmüş Mark’ı bir üniversitede ders verirken görüyoruz. Derste Mars’taki deneyimleriyle ilgili bir konuşma yapıyor ve ardından “Sorusu olan?” diye soruyor. Bunun üzerine, sınıftaki bütün öğrenciler ellerini kaldırıyor. Bu şekilde, film de aslında limitli olduğunu ve bu şekilde kimsenin aklında bir soru bırakmayacak bir hardcore bilimkurgu filmi yapılamayacağını kabul ediyor. Yani film bittiğinde bütün seyircilerin aklında bir soru işareti olduğunu biliyor, fakat bunun bir hata değil, bu tür bir filmin aşamayacağı bir limit olduğunu söylüyor. Bunun, filmin hataları için geçerli bir bahane olup olamayacağı tartışılır. Özellikle “hardcore” olmayı hedeflemeden sinema tarihine kazınan 2001: A Space Odyssey, Solaris ve (ironik bir biçimde yine Ridley Scott’ın yönettiği) Alien gibi bilimkurgu örnekleri çoğunluktayken… Filmin içinde bulunduğu durumun farkında olup kendini bir şekilde savunması kayda değer bir hareket olsa da akılda yine de bir soru kalıyor: Madem film uyarlamasının orijinal haline fazladan hiçbir şey katamayacağı biliniyorsa, neden film uyarlaması yapılıyor? Belki de siz cevaplayabilirsiniz.

Kaan Ayparlar

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir