American Beauty (1999)

     “American Beauty”, 1999 yapımı ABD filmi. Yönetmenliğini Sam Mendes, yapımcılığını Bruce Cohen ve Dan Jinks üstlenmiştir. Kevin Spacey, Annette Bening, Thora Birch, Wes Bentley, Mena Suvari, Chris Cooper, Peter Gallagher ve Allison Janney’nin rol aldığı film Akademi Ödüllerine 8 dalda aday olmuş En İyi Film dahil 5 dalda ödül almıştır.

     Lester, hayattan zevk almayı bir süre önce bırakmış ve davranması gerektiği gibi davrandığını düşünen bir babadır. Karısı ve kızının isteklerini yerine getirir, onların istediği gibi yaşamaya çalışır. Carolyn ise kariyerinde başarılı olmak isteyen fakat kocasının kendisini utandırdığını, ona engel olduğunu düşünen mükemmeliyetçi bir kadındır. Ailenin genç kızı Jane ise tipik bir ergendir. Ailesinden nefret eder, mutsuzdur. Her şey Lester’ın Jane’nin arkadaşı Angela’yı görmesi ve ona karşı duyduğu tutkuyla başlar fakat Lester başına geleceklerden habersizdir.

    Not: Yazının devamı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

     Öncelikle film izlendiğinde fark edileceği gibi ‘Amerikan Güzeli’ pek doğru bir çeviri olmamış. ‘American Beauty’ filme tam oturan bir isimken yanlış çevrilmesi anlamda sapmaya neden oluyor. ‘Amerikan Güzelliği’ ise daha uygun gözüküyor.

     Filmin geneline bakıldığında Amerikan filmlerinin vazgeçilmezi aile tablolarına yapılmış eleştirileri çok net görebiliriz, fakat kabul etmeliyiz ki film sadece bununla yetinmiyor. Hatta belki de yönetmenimiz asıl anlatmak istedikleri için aile yaşantılarını bir araç olarak kullanıyor. Filmin başındaki yemeği örnek alalım. Güzel bir akşam yemeği, bütün aile masada, klasik bir müzik eşliğinde… Masadaki bir tek kişi bile mutlu gözükmüyor. İşte burada diyorsunuz ki bize verilmek istenen bir mesaj var, aile ilişkileri ile ilgili olmalı fakat yönetmenin asıl amacı sizi kendi belirlediği noktalara çekebilmek. Lester ve Jane’nin mutfakta başlayan baba-kız konuşmasını yarıda kesip sessiz izletmesi gibi.

american_beauty_58613-1920x1080

     Ne kadar film Lester’ın etrafında dönse de her karakterin bir hikayesi olduğunu görebiliriz. Bıkmış bir adam, başarı tutkunu bir kadın, ailesinden yakınan ergen bir kız, asker bir baba, baskı altındaki bağımlı bir çocuk, istediklerini elde etmek için güzelliğini kullanan bir kız… Film önce hepsine etiket koyduruyor kafanızda. Sonra bir bir hepsini siliyor.

     Lester’ın Angela’ya duyduğu tutku filmi tetikleyen noktadır. Hayatından son derece sıkılmış ve etrafından da bir türlü pozitif tepki alamayan bir adamı etkileyen genç güzel bir kız onu orta yaş krizi dediğimiz bir döneme sokabilir. Aslında bunda bir tuhaflık veya filmlerin hayatımıza getirdiği gerçeküstü bir durum yok. Orta yaş krizine sebep olan neden Angela değil. Lester’ın sürdürmek zorunda olduğu roller: İyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir çalışan ve geriye kalan her şey… Tabi Lester’ın kaybettiği tutku ve istekle beraber bunların hiçbiri olamadığı da bir gerçek. Angela ise Lester’ın kendine güvenini getiren, hala yaşadığını hissettiren bir araç. Angela’nın kırmızı güller ile hayal etmesi de bununla bağlantılıdır. Ayrıca ‘American Beauty’ bir gül çeşididir. Bu gül Amerika’ya ilk getirildiğinde fiyatı oldukça pahalıdır. ‘Milyon dolarlık gül’ olarak anılmıştır. Amerika’nın tüketici toplumundaki her şeye sahip olma arzusuyla Lester’ın Angela gibi çok ilgi gören bir kıza olan tutkusu arasındaki bağlantıyı görebiliriz.

American Beauty12

     Filmin en güzel mesajlarından birinin iletilmesinde rolü olan kişilerden biri de Ricky. Özellikle de plastik bir poşetin rüzgardan oradan oraya savrulduğu sahne anımsanmaya değer. Bu videoyla aslında günlük hayatımızda çok az kişinin fark edebildiği bir şeyin Ricky tarafından fark edildiğini ve bize de fark ettirilmek istendiğini görüyoruz. Hayatın rolleriyle, sorunlarıyla ve sorumluluklarıyla o kadar boğuşuyoruz ki yanımızdan öylece geçen ‘güzelliği’ göremiyoruz. Küçük bir torbanın havada dans etmesi gibi her şeyin ne kadar büyük, güzel bir ahenk içinde olduğunu görmek yerine fizikselliğe ve maddiyata aldanıp mutsuzlaşıyoruz. Bunların farkında olan Ricky’nin kamerasını, pencerede kendini gösteren Angela yerine Jane’e yakınlaştırdığı sahnedeki anlamı çözmek zor değil. Tabi ki bu sahnedeki gülümsemesiyle de Jane’nin asıl isteğinin fark edilmek olduğunu anlıyoruz. Böylece Jane’nin etiketi ailesinden mutsuz olan değil, fark edilmek istenen kız oluyor. Başta tuhaf, çekingen bir çocuk olarak etiketlediğimiz Ricky ise özgüvenli ve ne yaptığını bilen biri oluveriyor.

     Filmde homofobiye de değiniliyor. Tabi tek mutlu ailenin eşcinsel çift olması da tüm eleştirilere karşı duruyor. Özellikle de Ricky’nin babası Albay Fitts’de bu konunun yoğunlaştığını görüyoruz. Asker olmasının verdiği ciddiyet ve sertlik, filmin sonunda ortaya çıkan Albay Fitts’in eşcinsel olduğu gerçeğine dair bir şüphe uyandırmayacak şekilde yerleştirilmiş filme. Sonradan öğrendiğimiz bu gerçek de etiketler koyduğumuz için bizi ‘yeterince bakmamak’la suçluyor. Daha doğrusu olaylara ve insanlara bakış açımızın her zaman kaçamak ve üstünkörü olduğunu anlatıyor. İnsanların da kendilerini olduğundan farklı gösterdiğini görüyoruz. Angela’nın da anlattığı hikayelerin sıradan olmaktan korktuğu için oluşturduğu yalanlardan ibaret olması gibi.

     Film, doyurulamayan tüketiciliği, hırsları, insanların kendilerini olduklarından farklı anlatmalarını, kaybettikleri kendilerini arayışlarını anlatıyor. İster Kevin Spacey’nin filmi daha da öteye taşıyan oyunculuğu olsun, ister müzikleri, ister anlatımındaki incelikleri ve şaşırtıcı sonu… Size bir şeyler katacak, belki de ‘güzelliği’ görmenizi sağlayacak.

tumblr_nlodgn2lX51rk0k2jo1_500

“Sanırım başıma gelen şey için fena halde kızabilirdim… Ama dünyada bunca güzellik varken kızgın kalmak oldukça zor. Bazen hepsini bir anda görüyormuşum gibi geliyor ve bu çok fazla… Kalbim, patlamaya hazır bir balon gibi doluyor. Sonra sakinleşmeyi hatırlıyorum… Tutunmaya çalışmaktan vazgeçmeyi. O zaman yağmur gibi üstümden akıp geçiyor. Ve sonsuz bir minnet duyuyorum. Küçük, aptal hayatımın her bir anı için. Eminim neden bahsettiğim hakkında hiçbir fikriniz yok. Ama merak etmeyin. Bir gün anlayacaksınız…”

Fulya Orhan

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir