La La Land (2016)

Her sene televizyon ve sinema dünyasında birkaç tane eser çıkar ve interneti yönetimleri altına alırlar. Bu sene buna Stranger Things ve Westworld verilebilecek en iyi örneklerden. Ama sinema dünyasında öyle bir iş çıktı ki insanlar öve öve bitiremiyorlar, hatta filmi beğenmemek bazı gruplarca bir suç sayılır hale geldi. Bahsi geçen film La La Land. Damien Chazelle yönetmenliğinde bir jazz piyanisti ile oyuncu olmaya çalışan genç bir kızın hikayesini anlatıyor film. Büyük çoğunlukla Amerika’nın batı yakasının incisinde, Los Angeles’ta geçiyor film. Konu ilk bakışta biraz klişe gelebilir, ki öyle de, ama konunun işlenişi, filmin havası ve şarkılar filmi özgün ve izlenmesi gereken yapıtlar arasına koyuyor. Bu noktaya kadar filmle alakalı pek spoiler vermeden filmi anlatmaya çalıştım. Bu noktadan sonra filmle alakalı spoilerlar olacaktır. Sonra kimse mağdur olmasın.

İlk önce filmin bir tık eleştirilebilir olan klişeliğinden bahsedelim. Hikayenin temeli gerçekten daha önce gördüğümüz birçok aşk filmininkine benziyor ve bu konuda seleflerinden pek ayrılamıyor. Oyuncu olmaya çalışan kız garsonluk yapar, ilk karşılaşmalarında birbirini sevmeyen iki kişi zamanla aşık olur, ikisi de fakir başlayıp zamanla çok başarılı olurlar… Bunların dışında da bu tip birkaç tane daha klişeyi barındırıyor film. Ama filmi izlerken ne kadar da klişe bir film demiyorsun kesinlikle. Çünkü bu klişeler filmde ufak ufak orijinal detaylarla harmanlanıp sunuluyor önümüze. Mesela Sebastian’ın (Ryan Gosling) hikayesi sadece genç bir yeteneğin hayaline ulaşmak için sürünmesinden daha fazlası. Hayaline ulaşmak için yaptığı fedakarlıklar, adamdaki caz tutkusu bile hikayesine farklı bir anlam katıyor. Aynı şey Mia (Emma Stone) için de geçerli. Oyuncu olmaya çalışan kızın geçimini sağlamak için garsonluk yapması pek orijinal değil ama bu kızın bir anda kendi oyununu yazıp sergilemeye çalışması pek alışılmadık bir durum.

Filmdeki övülecek bir başka nokta ise oyunculuklar. Emma Stone-Ryan Gosling ikilisi zaten kimyalarının uyuştuğunu Crazy, Stupid, Love filminde göstermişlerdi, bu filmde de bir kez daha hatırlatmış oldular. Oyunculukları bireysel olarak incelersek de iki oyuncunun da son yıllardaki yükselişlerinin boşuna olmadığına bir kez daha ikna olmuş oluruz. Emma Stone Birdman’den beri en etkili oyunculuğunu sunuyor kesinlikle. Bu sene bu kadar güçlü adayların arasından Oscar heykelciğini kapması da bunun bir göstergesi. Ryan Gosling de en az rol arkadaşı kadar iyi bir performans sergilemiş. Bir de şunu ayrıca belirtelim, Ryan Gosling’le ilgili bu filmdeki asıl takdir edilesi olan şey oyunculuğundan çok kendini adamışlığıdır. Bu rol için adam sıfırdan piyano çalmayı öğrenmiş. Böyle kısa sürede öğrenmesi gerçekten şapka çıkarılası bir hareket. Filmdeki bir diğer tanıdık yüz de J. K. Simmons ama ne yazık ki çok kısa bir süre görüyoruz kendisini.

Yönetmen Damien Chazelle genç bir yetenek. La La Land’den önce Whiplash’e imza atmış. Yetenek derken abartmadığımı 32 yaşındaki bir yönetmenin ilk iki işinin Whiplash ve La La Land olmasından anlayabilirsiniz. İki ana karakter, ikisi de hayalleri için uğraşıyorlar ama ikisi de daha yolculuklarının başlarındalar. Hayatları birden fazla kez kesişiyor ve en sonunda kaçınılmaz olan oluyor. Karakterlerin tanışmadan önceki halleri kısa ama bize karakterleri anlatmaya yetecek kadar gösteriliyor. Filmle alakalı asıl güzel olan şey, film kendisinin farkında. Gerçek hayatta muhtemelen olmayacak tesadüflerle bir araya gelen bir çifti anlattığının farkında ve havasını da ona göre ayarlıyor. Film bu masalımsılığını gerek müzikleriyle (buraya sonra değineceğim) gerek de karakterlerin danslarıyla, hareketleriyle bize iletiyor. Böylelikle filmin bu azıcık gerçek dışılığı dikkat edilmeyen bir faktör olarak kalıyor. Bunun dışında film insanın düşüncelerinden çok duygularına hitap ediyor ve filmin bir müzikal olmasının payı da bunda çok büyük. Başlangıçta çalan Another Day of Sun böyle aydınlık bir havada geçen bir filmi başlatmak için çok doğru bir seçim olmuş mesela. Bunun dışında araya Someone in the Crowd sıkıştırıp hem hikayenin gidişatını belirtmiş, hem de seyircilere eğlenceli bir 3 dakika geçirtmiş. Bu örnekler hep mutluluk verici örnekler ama film doğru anda doğru şarkı ile gözünüzden bir damla yaş almasını da biliyor. En güzel örneği de bunun filmin sonundaki 5 yıl önceye gidip acaba nasıl olurdu adlı kısa geçiş videosu ve fonda çalan müzik. Bunun peşine bir de birbirlerine bakıp güldüler mi benim içim bir burkuldu açıkçası.

Yani sonuç olarak müzikal seven biriyseniz güzel iki saat geçirmek için izlemeniz gereken bir film, müzikal sevmeyen biriyseniz bu önyargınızı yenmek için izlemeniz gereken bir film La La Land. Ne de olsa film asıl Oscar’ı aldı, 30 saniyeliğine.

Nazım Can Tilkici

 

Share

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir